Yazılar... Hayat bulan düşünceler.

Fark Yaratanlar

// Mart 7th, 2010 // 1 Yorum » // Genel, Kişisel

Fark YaratanlarBir süredir bir yoğunluk aldı başını gidiyor… yeni işler, yeni projeler derken olup biteni burada ölümsüzleştirmeye fırsat kalmıyor. Düşünen Adam düşünmekten vazgeçmiyor fakat düşünmekten öteyede gidemiyor.

Geçtiğimiz hafta bir süredir hava koşulu, Türkiye gündemi vs nedeniyle ertelediğimiz CNN TÜRK Fark Yaratanlar programı çekimlerini ertelemiştik. Konu Engelleri Kaldır Hareketi dolayısıyla beni ve EKH ekibini Fark Yaratanlar’a konu etmeleriydi… çok keyifli şekilde bütün çekimleri geçtiğimiz Cuma gerçekleştirdik.  Tanıtım videosunu aşağıda izleyebilirsiniz. Gerçi son 3 gündür günde 2 saat uykuyla uyuyordum o yüzden oldukça yorğundum fakat çok keyifliydi… Ekipleride bir o kadar tatlıydı. 1 Haftadır CNN Türk’te dönen tanıtım videomuzu aşağıdan izleyebilirsiniz. Programın tamamı ise bugün 18:30′da CNN Türk’te! Cüneyt Özdemir ve Fark Yaratanlar programının tüm ekip üyelerine katkılarından dolayı teşekkürker…

Fark Yaratanlar nedir?

Bu program Fark Yaratanları ve öykülerini Türkiye ile paylaşmak amacıyla ekranlara taşınıyor. Onlar daha iyi yarınların peşinde koştular; hiç tanımadıkları insanların hayatlarına varlıkları ve çabaları ile katkıda bulundular. Onlar, insanlara cesaret verdiler, fırsatlar yarattılar. Günlerini bu uğurda harcadılar. Bunu yaparken hiç bir ödül ya da övgü beklentileri yoktu. Sadece daha iyi yarınlar olabileceğine inandılar ve bu mücadeleden hiç vazgeçmediler.

Bu program, insanların hayatında fark yaratanları arıyor. Türkiye’nin dört bir yanında iyiliğin peşine düşüyoruz. FARK YARATANLAR Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla  her pazar 18.30′da CNN TÜRK’te.

Fark Yaratanlar Programının Tamamı (19 dk)

7 Mart 2010′da konu olarak ele alındığımız Cnn Türk Fark Yaratanlar Programı yayın kopyası…

Bookmark and Share


Yukarı çık ↑

henüz o kadar akıllısına hiç rastlamadım.

// Şubat 22nd, 2010 // 6 Yorum » // Kişisel

diyojen’e sorarlar:

-üstad, bir adamın zekasını nasıl anlarsın?
+konuşmasına bakarım.
-peki ya hiç konuşmassa?
+henüz o kadar akıllısına hiç rastlamadım.

Sanırım insan büyükdükçe akıllanıyor, akıllandıkçada susuyor. Bakıyorumda eskiden daha çok konuşurdum, artık daha çok dinler, sonra konuşur, az konuşur oldum. Eskiden konuşmayınca orada değil gibi hisseder, kendimi göstermeye çalışır, bende varım derdim. Konuşmayınca, söylemeyince unuttum sanmasınlar isterdim. Artık sustukça hatırlıyorum. Akıllandıkça susuyor, sustukça akıllanıyorum.

Bookmark and Share


Yukarı çık ↑

Pathetic

// Şubat 14th, 2010 // 1 Yorum » // Genel

LoveHerşey iyi hoş güzel. Neden bilmiyorum artık pek yaz/a/mıyorum. Sanırım değer yargılarıma göre henüz benim için yazılmaya değer şeylere sahip değilim. Neyse hazır’a konup bugünlük üstadlara yer verelim…

Cemal Süreya der ki;
Ben seni düşünüyorum seni
Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi
Kalbim diyorum kalbim
Daha dün tezgahtan çıkmış bir su sayacı gibi
Aşkı anılar besliyor düşler kadar
Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır
Sevgi eskidikçe sevgi

Günümüz, ekmeğimiz, türkümüz
Çoluğumuz çocuğumuz
Binalar yan yana yükselip gidiyor
Vapurların ağzı köpük içinde
Uzaklarda ne kapılar açılıyor
Trenin biri bir istasyona varıyor
Oradan çıkıyor biri.

Her şey biliyor her şey
Sen biliyor musun bakalım
Seni nice sevdiğimi?
Üstüne titrediğimi?

Geldiğimi?
Gittiğimi?

Oruç ARUOBA’da der ki;
Kendi olarak, sana gelen-
sana gereksinimi olmadan, seni isteyen-
sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen-
kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- -
O, işte…

Ve bunlar okunurken dinlenecek bonus parça: Inara George – Fools in love

Bookmark and Share


Yukarı çık ↑

Kaybetme sanatı…

// Ocak 7th, 2010 // 5 Yorum » // Kişisel

İçimde kelimler bir süredir doğum sancılarıyla kıvranıp duruyor… ve bütün yoğunluklarımdan arındığım şu günlerde sonunda dökülmeye başladılar.

Bugün günlerden neydi… dün ısrarla Perşembe olduğunu düşünüyordum, taa ki arkadaşım Çarşamba olduğunu söyleyinceye kadar.. sanırım 2010’a yeni yeni girmeye başladım. 2010’un ilk yazısı.. fakat ilk kez yazıyormuş gibi heyecan duyuyor ve sayfalarca yazmak istiyorum. Özlemişim evimde kendimle başbaşa kalıp karalamayı.. ölümden kurtarabildiklerimi kurtarmayı.

2010 üzerine söylenecek henüz çok şey yok. Yılbaşını 4 gün kutladım,  mümkün olsa 40 gün 40 gece kutlardım. Neşter soğukluğundaki ellerimin dokunduğu her yer yeşeriyordu. Güzeldi.

2010’a tam giremedim dedim ya sanırım 2009’un yoruculuğu hala ensemdeydi ki bir türlü çıktığımı, 2009’un bittiğine bünyeyi alıştıramadım.

2009 hayatımın deneme yanılma senesiydi, kendine imza arayan çocuklar gibi karaladım kurdum hayatımın en beyaz dakikalarını… kaybolup kaybolup kendimi tekrar bulduğum bir sene oldu. Herhalde 19 senelik eğitim hayatımın toplamında aldığım dersten daha fazla ders aldım bu seneden… sene biterken fark ettimki nefes almak bile beni yormuş, yıpratmış bu sene içinde.  Yinede hala yaşıyorum, öldürmeyen herşey güçlendirirmiş ya büyük bir yalan o. Ben güçlü olduğum için hala yaşıyorum.  Sadece gücünüzü kontrol etmeyi öğreniyorsunuz, her boşluğa düşüşünüzde düşmemeyi, düşerseniz nasıl çıkacağınızı öğreniyorsunuz.  Bu doğumdan gelen bir içgüdü olsa gerek… Tufan abide böyle derdi.

Kaybetme maceramız daha ana karnından çıktığımızda başlar. Hiç emek harcamadan hüküm sürdüğümüz, dünyanın en güvenli en yumuşak korunağını, ana rahmini kaybederiz önce. Bizden intikam almak için bekleyen dünya, sanki niye çıktın oradan dercesine gözlerimizi yakan ışıkları, kulaklarımızı tırmalayan gürültüsü, sıcağı, soğuğu, açlığı, kiri, hastalığıyla saldırır üzerimize.

Ama biz de öyle kolay kolay pes etmeyiz. Kaybettiklerimizin yerine anında başka bir şey koyarız. Hem cennetimizi yitirsek de o kutsal yerin sahibi olan annemiz bizimledir üstelik bir de baba verilmiştir emrimize. Dışarıdaki dünyaya alışmaya başlayınca kaybettiğimiz cenneti hemen unutuveririz.

Ancak büyüdükçe annemiz de, babamız da bizden uzaklaşmaya başlar; onları kardeşlerimizle paylaştığımızı anlarız. Kardeşimiz yoksa babayı anneyle, anneyi ise babayla paylaştığımızı fark ederiz. Bize gösterilen ilgi günden güne azalır. Azalan ilgi dünyanın bizden ibaret olmadığını gösteren bir uyarıdır aslında. Ama bu uyarıyı görmezden geliriz. Düşler kurar, hayâller uydurur, kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyarak dünyayı kendimiz sanmayı bu güzel yalana kanmayı sürdürürüz.

Yeni yetmelik çağımızda anne baba sevgisinin yerini arkadaşlara duyulan bağlılık alır. Arkadaşlarımızla hiç ayrılmayacağımızı düşünürüz. Keşke sonsuza kadar böyle aynı mahallede, aynı okulda yaşasak diye dilekler tutar, birbirimize sözler veririz ama yıllar birer birer alır arkadaşlarımızı elimizden. Ancak yeryüzünde ne kadar kötülük varsa bizde de o kadar umut vardır.

Ergenlikle birlikte aşk denilen o büyülü, o rezil, o soylu, o kahraman, o korkak duygu utançtan kıpkırmızı olmuş bir yüzle çalar kapımızı. Aklımız, yüreğimiz birine takılır kalır. Bu kez yaşamın merkezine onu koyar, her davranışın, her duygunun, her düşüncenin anlamını onda ararız. Kendimizi onun gözlerinde izleyip, bir benzerimizi bulduğumuzu sanarak dünyanın en güzel, en olmayacak, en aptal düşünü kurarız. Artık mutluluğu yakaladığımızı sanırız. Şansı yolunda gidenler belki de mutluluğu yakalar ama kısa süreliğine.

Çok geçmeden, koca bir kamyonun küçük bir çocuğun bisikletini çiğneyip geçmesi gibi gerçek dünya düşlerimizi parçalayıp verir elimize. Yaşam o kahrolası oyunlarından birini daha oynar bize. İlk sevgili ellerimizden kayıp, bilinmeyen sularda kaybolur gider. Bu serüvende bize düşen ise, dokunduğumuzda içten içe sızılayan bir yara gibi onun anısını sonsuza kadar yüreğimizin en derin yerinde saklamaktır.

İlk sevgiliyi yitiriş de bir uyarıdır aslında. Ömür tanrısı, gençliğin geçici olduğunu sezdirmek istemiştir ama bunun da farkına varmayız. Yeniden âşık oluruz, olduğumuzu zannederiz, severiz, sevdiğimizi zannederiz ve kaçınılmaz sonuç: Evleniriz.

Biriyle birlikte yaşarsak yazgılarımızın birleşeceğini, yazgılarımız birleşince de kaybetmekten kurtulacağımızı zannederiz. Derken çocuklarımız olur. Yaşam bir yandan alırken bir yandan da vermektedir diye düşünerek, kurnaz bir tüccar gibi kandırırız kendimizi. Oysa o gözüpek yol arkadaşı, o deli dolu gençlik, bedenimizdeki gücü, tazeliği, ruhlarımızdaki sert fırtınaları toparlayıp çoktan terketmiştir bizi.

Derken annemiz babamız en büyük ihaneti yapar; hangi yaşta olursak olalım henüz yeterince büyümediğimiz bir anda tek başımıza bırakıp giderler. Ağlarız, yıkılırız, öfkeleniriz, kahrederiz ama ne yapsak boşuna ömür rendesi durmadan bir şeyler eksiltecektir yaşamımızdan. Ta ki artık taşımakta zorlandığımız yorgun bedenimizi, bıkkın ruhumuzu sonsuza dek teslim alana kadar. Ama tuhaftır kaybedeceğimizi bilsek de yaşamayı sürdürürüz. Çünkü hiç bir yerde yazılı olmayan o büyük yasa böyle demiştir. Çoğumuz kaybettiğimizin bile farkına varmayız; her gün biraz daha azala azala yanmakta olan mum gibi tükeniriz.

Bazılarımızsa bu acı gerçeği fark eder. Fark edenlerden bir kısmı kaybetmeye dayanamaz, oyunda yenildiklerini anlayınca mızıkan çocuklar gibi hem kendilerinin, hem de çevresindekilerin günlerini cehenneme çevirip, mutsuzluk denizinde ağır ağır boğulup gider. Diğerleri ise bir gün yok olacaklarından emin oldukları halde ne heyecanlarından ne umutlarından ne de sevinçlerinden vazgeçerler. Sonunda başlarına neler geleceğini bile bile ölümle sınırlı bu maceranın her evresini her anını merak eder bir çocuk gibi şaşarak ve hayretler içinde kalarak yaşarlar. Onlar yaşamı asla mutluluğa indirgemezler. Çünkü mutluluğa indirgenmiş bir yaşam, yoksul geçirilmiş bir ömürdür.

Yaşamı mutluluğa indirgeyenler de ruhsal açıdan yoksul kimselerdir. Ruh zenginliğini kazanmış olanlar, yaşamı acısıyla mutluluğuyla ihanetiyle çirkinliğiyle kabul edenlerdir. Onlar ki kaybetme sanatını öğrenmişlerdir. Bu yüzden yaşama katlanabilme yeteneğini geliştirmişlerdir.

Bu arada twitter adresimi değiştirdim, takip etmek için: http://www.twitter.com/rodinalper

The end.

Son olarak son 1 aydır aralıksız dinlediğim, motivasyon kaynağım, cep telefonu melodimim olan parçayı bonus olarak sunuyorum.

White Lies – Death

Bookmark and Share


Yukarı çık ↑

Med cezir

// Ekim 21st, 2009 // 7 Yorum » // Kişisel, Psikoloji

banksy-beggar-mAltın Portakal’dan beri bir türlü adapte olarak işe ve hayatıma yoğunlaşamadım. Ne tam bir dinlenme, ne de tam bir işleri tamamlama isteği.. bir med cezir durumu. Zamanın akışının nedenimidir yoksa sonucumudur?

Antalya da fark ettim ki ben çok değişmişim. Bir o kadarda aynıyım. Geçen gün dediğim gibi değişmek zordur, bazende herşeye rağmen aynı kalabilmek.  Hayat bazen öyle şeylerle karşı karşıya bırakıyor ki çatır çatır eziliyorum karşısında… ne kadar aynı kalmak istesemde oksijen tüpü ihtiyacı duyup şekilden şekle giriyorum.

Bir varmış… bir yokmuş… ile başlayan cümleler kurmaktan ne kadar şikayet etsem de sanırım hayatım bir var olup bir yok olan varlık ve olgulardan ibaret… Çok değiştim… bir o kadarda aynıyım. Tıpkı su gibi.. hayatın yarattığı duruma, kaba göre şeklimi alıyorum. Fakat özümü hiç kaybetmiyorum.

Alkolü tüketimini severim. Eskiden vodka, mohito vs içerdim… artık sadece Jack Daniel’s içiyorum. Özel gecelerde ise şaraptan başka birşey içmiyorum. Film izlemeyi severim. Eskiden vakit geçirmek için film izlerdim… artık sadece bana birşeyler katacağına inandığım, bana birşeyleri sorgulatacak, geçirdiği güzel vakit kadat kafamıda karıştıracak filmleri izliyorum.

Tıpkı bunlar gibi gülmeyi severim. Gülüşüm hala aynı… fakat güldüğüm şeyler değişti. Bazen insana gülüşünüde değiştirmek istiyor fakat bazı şeyler ısrarla değişmiyor. Değiştirilemiyor.

Öyleki bazen öyle acıyor ki insanın içi, o acıyla, değiştim sanıyorsun. Umutların azaldı sanıyorsun, hayallerini değiştirmeye kalkıyorsun. İnançlarını sorguluyor ve vazgeçmek istiyorsun. Bir yerlerde duruyormuş sadece onlar… tıpkı ışık bekleyen tohum gibi… ışığı gördüğü anda büyüyen.

Altın portakal kapanış gecesi üstümde bir bitkinlik vardı. Hem yorgun, hemde gittiğim andan itibaren gördüğüm bir çok şeyi bünyemin kabül etmemesine rağmen “hayat böyle sorgulama sen işine bak” savaşı veriyordum içimde. Ama öyle birşey olduki saçma sapan şekilde Bora’nın ısrarı üzerine bir partiye gittik. Oda ne… 2:30 da gittiğim partiden sabah 6’da bitmesini hiç istemediğim bir konuşmanın içinde… olduğum, yer ve zaman anlamını yitirmiş bir biçimdeydi.

Odama gittiğimde mutluydum… bora çoktan uyumuştu. Ne sabah, ne iş, ne yorgunluk hiçbirşey umrumda değildi. Hayatımda birşeyler değişmişti fakat gördüm ki ben aynıydım. Özümde.

İnsanın bazen aracı değiştirsede amaç değişmemeli bunu öğrendim. Aşık olunan insan değişsede, her biten ilişkide inançlar azalıyor gibi gelsede aşk’a bakış değişmemeli. İlk baştaki saflığını, masumluğunu korumalı. Özünde aynı kalmalı. Benim için bazı şeyler böyle bunu gördüm.  Hala aynıyım.

Bir işle uğraşırken iflas etsende, herşey kötü gitsede yeni bir işe başlarken heyecanın yine arkanda olmalı, yine aynı tutkuyla sarılabilmelisin. Hayattaki tutkun değişmemeli, tutku nedenlerin değişsede.

Gördümki bazı şeyler hayatta değişmiyor olsada bazı şeylerde bir zilin çalmasındaki 1 saniye içinde değişebiliyor. Bir aşk bir iğrenmeye, bir fotoğraf mutlu ederken hiçbirşey ifade etmemeye, yaşama amacınız birisini mutlu etmekken amacınız o olarak kalıyor fakat mutsuzluğu üzerine yoğunlaşabiliyorsunuz. Hayat bir o kadar değişken yaşanırken, bir o kadarda aynı kalıyor.

Hayat gittikçe basitleşiyor, algılar, kavrayışlar kolaylaşıyor ne sevdiğinden istediğinden hala tam emin olmasanda ne istemediğinden olan eminliğin alanı daraltıyor, şansını yükseltiyor.

Yaşamayı hala çok seviyorum, sevdiren şeyler değişti fakat ben hala aynıyım.

Bazen zoraki ve acı verici olsada aynı kalmasını istediğiniz özünüzün aynı kalıp bozulmaması için hayatınızda olan bazı şeyleri degiştirmek gerek.

Değişimin içindeyken geride bıraktığın seni düşünmek lazım, ne kadar gittiğini anlamak için ileride olacağın sana bakarak ölçemezsin, ölçsen de gelecek hala değişkendir, geçmiş ise yaşanmış ve sabitlenmiştir. Sadece bazılarının özü aynıdır.  Bozul/a/mamıştır.

Bookmark and Share


Yukarı çık ↑