Başlığa göre Psikoloji

Med cezir

// Ekim 21st, 2009 // 7 Yorum » // Kişisel, Psikoloji

banksy-beggar-mAltın Portakal’dan beri bir türlü adapte olarak işe ve hayatıma yoğunlaşamadım. Ne tam bir dinlenme, ne de tam bir işleri tamamlama isteği.. bir med cezir durumu. Zamanın akışının nedenimidir yoksa sonucumudur?

Antalya da fark ettim ki ben çok değişmişim. Bir o kadarda aynıyım. Geçen gün dediğim gibi değişmek zordur, bazende herşeye rağmen aynı kalabilmek.  Hayat bazen öyle şeylerle karşı karşıya bırakıyor ki çatır çatır eziliyorum karşısında… ne kadar aynı kalmak istesemde oksijen tüpü ihtiyacı duyup şekilden şekle giriyorum.

Bir varmış… bir yokmuş… ile başlayan cümleler kurmaktan ne kadar şikayet etsem de sanırım hayatım bir var olup bir yok olan varlık ve olgulardan ibaret… Çok değiştim… bir o kadarda aynıyım. Tıpkı su gibi.. hayatın yarattığı duruma, kaba göre şeklimi alıyorum. Fakat özümü hiç kaybetmiyorum.

Alkolü tüketimini severim. Eskiden vodka, mohito vs içerdim… artık sadece Jack Daniel’s içiyorum. Özel gecelerde ise şaraptan başka birşey içmiyorum. Film izlemeyi severim. Eskiden vakit geçirmek için film izlerdim… artık sadece bana birşeyler katacağına inandığım, bana birşeyleri sorgulatacak, geçirdiği güzel vakit kadat kafamıda karıştıracak filmleri izliyorum.

Tıpkı bunlar gibi gülmeyi severim. Gülüşüm hala aynı… fakat güldüğüm şeyler değişti. Bazen insana gülüşünüde değiştirmek istiyor fakat bazı şeyler ısrarla değişmiyor. Değiştirilemiyor.

Öyleki bazen öyle acıyor ki insanın içi, o acıyla, değiştim sanıyorsun. Umutların azaldı sanıyorsun, hayallerini değiştirmeye kalkıyorsun. İnançlarını sorguluyor ve vazgeçmek istiyorsun. Bir yerlerde duruyormuş sadece onlar… tıpkı ışık bekleyen tohum gibi… ışığı gördüğü anda büyüyen.

Altın portakal kapanış gecesi üstümde bir bitkinlik vardı. Hem yorgun, hemde gittiğim andan itibaren gördüğüm bir çok şeyi bünyemin kabül etmemesine rağmen “hayat böyle sorgulama sen işine bak” savaşı veriyordum içimde. Ama öyle birşey olduki saçma sapan şekilde Bora’nın ısrarı üzerine bir partiye gittik. Oda ne… 2:30 da gittiğim partiden sabah 6’da bitmesini hiç istemediğim bir konuşmanın içinde… olduğum, yer ve zaman anlamını yitirmiş bir biçimdeydi.

Odama gittiğimde mutluydum… bora çoktan uyumuştu. Ne sabah, ne iş, ne yorgunluk hiçbirşey umrumda değildi. Hayatımda birşeyler değişmişti fakat gördüm ki ben aynıydım. Özümde.

İnsanın bazen aracı değiştirsede amaç değişmemeli bunu öğrendim. Aşık olunan insan değişsede, her biten ilişkide inançlar azalıyor gibi gelsede aşk’a bakış değişmemeli. İlk baştaki saflığını, masumluğunu korumalı. Özünde aynı kalmalı. Benim için bazı şeyler böyle bunu gördüm.  Hala aynıyım.

Bir işle uğraşırken iflas etsende, herşey kötü gitsede yeni bir işe başlarken heyecanın yine arkanda olmalı, yine aynı tutkuyla sarılabilmelisin. Hayattaki tutkun değişmemeli, tutku nedenlerin değişsede.

Gördümki bazı şeyler hayatta değişmiyor olsada bazı şeylerde bir zilin çalmasındaki 1 saniye içinde değişebiliyor. Bir aşk bir iğrenmeye, bir fotoğraf mutlu ederken hiçbirşey ifade etmemeye, yaşama amacınız birisini mutlu etmekken amacınız o olarak kalıyor fakat mutsuzluğu üzerine yoğunlaşabiliyorsunuz. Hayat bir o kadar değişken yaşanırken, bir o kadarda aynı kalıyor.

Hayat gittikçe basitleşiyor, algılar, kavrayışlar kolaylaşıyor ne sevdiğinden istediğinden hala tam emin olmasanda ne istemediğinden olan eminliğin alanı daraltıyor, şansını yükseltiyor.

Yaşamayı hala çok seviyorum, sevdiren şeyler değişti fakat ben hala aynıyım.

Bazen zoraki ve acı verici olsada aynı kalmasını istediğiniz özünüzün aynı kalıp bozulmaması için hayatınızda olan bazı şeyleri degiştirmek gerek.

Değişimin içindeyken geride bıraktığın seni düşünmek lazım, ne kadar gittiğini anlamak için ileride olacağın sana bakarak ölçemezsin, ölçsen de gelecek hala değişkendir, geçmiş ise yaşanmış ve sabitlenmiştir. Sadece bazılarının özü aynıdır.  Bozul/a/mamıştır.

İsimsiz Mektup

// Ekim 15th, 2009 // Yorum yok » // Kişisel, Psikoloji

Tıpkı rüzgarın tenimi, saçımı okşaması,saçlarımı darmadağın ederek bana inat gözlerimin önüne iteklemesi gibi bir şeydi bu. Öyle bir yerdeydim ki güneşi görmek ve içimi ısıtabilmek için tam da o noktada durmam gerekirken rüzgar haylaz ve şımarık bir çocuk gibi onunla oynamaya davet ediyordu beni…

Oysaki yorgun bir günün sonunda, üstelik de içindeki insan hesap defterini kabartmışken, o çok ihtiyaç duyduğun huzura kavuşmanın hayaliyle eve varmak üzereyken oynamak için fazla yorgun olursun… Benimki de öyleydi işte…

Sadece çok yorgundum.

Hiç biri rüzgardan daha önemli olmayan meseleler için bütün gücümü tüketmiştim ve ruhumu iyileştireceğini bile bile yine de onunla oynayamayacak kadar kirli hissediyordum içimi. Ve o yüzüme toz atıp, saçlarımın arasında gezinirken, hiç bırakmayacakmış gibi hırkamı çekiştirirken ben geçen her saniye kendimi biraz daha çaresiz hissediyordum.

Aslında onunla oynamak istediğimi bilmesini, hatta tekrar çocuk olup onun hızını da arkama alarak tekrar uçabileceğimi hissetmeyi o kadar çok istiyordum ki o an!

Ama sadece çok yorgundum, kıpırdayamıyordum.

Ve en kötüsü de o benim onu artık istemediğimi düşünüp gözlerimin önünde daha da hırçınlaşıp öc almak istercesine canımı acıtmaya başlıyordu. Bilmiyordu.

Canımı acıtani içimi kanatan şey aslında istesem de onunla kalamayacak olmamdı.

Yapamazdım, olmazdı…

Üstelik oyunun neşesine ve hırsına kendini kaptırmış gittikçe ısrarcı olan rüzgarın bana sahip olamadığını düşünmesi bana sadece acı bir şaka gibi geliyordu.

Bilmiyordu!

Beni yoran ellerimi uzatacak olsam da kollarımın arasından kayıp gideceği ve benimle sonsuza kadar birlikte olamayacağı gerçeğiydi…

O bilmiyordu. Ne beni, ne de kendini…

S.K.

Yarın Altın Portakal için Antalya’ya gidiyorum… Az once Şahin gitti… şuan kalan viskimi yudumluyorum… 15 senedir yaptığımız gibi uzun uzun konuştuk… eskilerden… yenilerden… Çok değişmişiz… ya da çok değiştirildik demeli.  Yine gerçekleştirilecek hayallerden ve yapacağımızı söyleyip gerçekleştirdiğimiz hayallerden bahsettik… zaman çok garip bir kavram… öyle ki karşısındakini kontrolü altına almaya çalışan ve onun üstünde hokum kurarak hayatını belirlemeye çalışan bir kavram… ya ona yenik düşüyorsunuz.. ya da kendi hayatınızı kendiniz belirliyorsunuz. Ben ne kadar kendi hayatını kendisi belirleyen görünsemde… benimde msnden gelen bir mesajla hayatımın en karanlık, en aşağılık dönemlerini yaşadığım, kendimle en çeliştiğiö… bütün yanlışlara rağmen inanmak istediğim için karşımdakine inandığım dönemler geçirdim. Ve jack Daniel’s amca’nın misafir olduğu böyle gecelerde bunu dahada iyi görüyorum. Şahin Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filminde yönetmen yardımcılığı için pazar günü gidiyor… Ben ise yarın Antalya’ya uçuyorum… gitmeden görüşelim istedik nede olsa bende Pazar gecesi dönüyorum. Konu normalde gelişen güzel gelişmeler olacaktı… bakıyoruz ki bizden çalınan çok fazla zaman ve emek ve duygu var… daha iyi şeyler başarabilirdik. Hayat tıpkı bir kelebek etkisi gibi… birisinin bir mesajı… birisinin bir bakışı tüm hayatınızı etkileyecek kötülükte davalarla sonuçlanabiliyor. Bir kısa film hazırlıyoruz… Yönetmen Şahin Çetinkaya… Senaryo bana ait.. filmin adı eğer değiştirmezsem.. “Mesaj” olacak…  nedenide Msn’den gelen bir mesajın bir insanın hayatını nasılallak bullak ettiğini… bir insanın hayatını nasıl altüst edebilecek kötülüklerle karşılaşabildiğini.. o an elektrik kesilse.. o an o mesajı almasa hayatının ne kadar daha güzel olabileceğine dair… ve bu kötülükleri yapanın Remzi’nin karşısındakinin yanlış olduğunu düşünmesine… tüm çevresinin uyarmasına rağmen bütün uyarıları dikkate almayarak inandığını insanın peşinden gidişini ve mutlak kötü sonlanışı anlatan… her saf ve inançlı insanın başından geçen hikayeyi anlatan bir kısa film olacak. Kısa filmimizin oyuncuları ise hem gerçek hayatın bir parçası… hemde oyunculuğun duayeni oldukları için şuan kesinleşen isimleri… Başrol’ün ben olmam dışında Zeki Demirkubuz sivil polis’I canlandırırken.. Çağan Irmak kendisini oynayacak.. aynı şekilde Melis Birkan’da… Karakterlerin isimleri eğer bir değişiklik olmazsa benim adım Remzi olacak… R nede olsa bu hikayede kazınmış bir karakter. Bu hikayeyle bir çok festivale katılacağız. Hadi hayırlısı diyelim.

Yukarıda S.K ile bitten mektube gelince geçen gün habersiz şekilde mailime düşen bir e-posta gibi görünüyor. Fakat bir e-posta’dan daha fazlasını taşıyor. Çünkü beni… içimdeki kayboluşu.. ya da kendimi yeniden buluşu anlatıyor.  Fakat e-posta’da da yazdığı gibi o kadar yorgunum ki… ne bir söze.. ne bir dokunuşa… ne de her hangi bir harekete inanacak gücü kendimde bulamıyorum. O kadar içten.. o kadar alt başlıkları olan bir e-posta’ki benim için anlatamam… öyleki bu kafayla bu yazıyı yazdığım için diğer işleri yetiştirmek için sabahlamak zorunda kalacağım.

Öyle bir e-posta’ki bana o kendime ait hesap defterimi insanların borçlarıyla o kadar doldurduğumu ve net birşey olmadıkça veresiye yazamayacağımı ve bu yüzden belkide en iyi alıcımı kaçırağımı hatırlatan bir e-posta.

Ne değişir ki? Benim son dönemde hayattan öğrendiğim birşey varsa oda seneler once bir sürü konser ve kulis’te Mazhar abinin bağıra bağıra söylediği “Yalnızlık Ömür boyu Rodin” sözleri oluyor. Hayat gerçekten ne kadar gülersen gül, eğlenirsen eğlen… eninde sonunda birisine… bi inanca bağlamaya çalıştığın duygu yoğunluğundan başka birşey değil. Ve bu duygu yoğunluğu bir sure sonrakarşıdaki insanın anlık sinir değil tamamen kötülük yapma hissiyatının arkasından davayla sonuçlanabilecek kadar traji komik bir hal alıyor.

İnandığım tek birşey varki bu hayatta… hayat kim olduğunla… ne başardığınla… ne başaramadığınla ilgilenmiyor… eğer bir kötülük yaptıysan… birisinin Anne’sinin nedensiz yere hüngür hüngür ağlamasına neden olduysan.. onun hayatını sıfırlamak istercesine bir hareket ettiysen.. ve sonucu ne olursa olsun beraber yatıp uyuduğun, saçma sapan çocuk hayalleri kurup… şuan yanında olduğun insanların arkasından konuşarak sonrasında onlarla iş birliği yaparak zamanında sensiz yaşayamam dediğin insanın hayatını etkilediysen ve onu bunlara inandırdıysan bunların karşılıksız kalmayacağıdır. Ve bu öyle birşeydir ki… bu hukukla.. bu ahlakla çözülmekten öte derinlerde olan birşeydir. Bir insanın hayata olan inançlarını bu derece sarsmaya.. aile hyayatını bu kadar etkilemeye kimsenin hakkı yoktur.  Ve ben şunu gördüm ki beni öldürmeyen her kimse sadece beni güçlendiriyor ve kendi sonunu hazırlamam için sadece bana ön ayak oluyor. Tek gereken şey zaman… fazla değil, yeteri kadar.

Tekrardan e-posta’ya dönecek olursam… uzun süredir aldığım belkide en temiz.. en saf satırları taşıyor. En azından gerçek olduğuna inanıyorum. Ben ben değilim… fakat tek söyleyeceğim ben olsaydım belkide bu satırlara aşık olurdum, satırların arkasındaki özlediğim gerçekliğe. Gelecek çok değişti… dolayısıyla kurallarda.

Bundan sonra tek bir yaşama amacım var. O amaç ise … ..

Ya g/öz’e kanılırsa?

// Eylül 22nd, 2009 // 4 Yorum » // Kişisel, Psikoloji

Duyguların yanında kelimelerin kifayesiz kaldığı bu dönemde kelimelerin anlam yükleyebileceğini düşündüğüm birşeylerden bahsedeyim istedim. Hayatımda bazı insanlar duruşuyla, ağzından çıkan bir kaç sözcükle bile beni kendisine hayran bırakabilir. Mesela Ali Nesin… ağzından çıkan 2 söz… masumca bir itiraf… rakı içişi… hayata bakışı… yaşadıkları.. benim için bütünüyle bir hayranlık örneği.

Son dönemde quantum teorilerine inanır oldum… öyleki son dönemde en fazla vakit geçirdiğim şey Zeki Demirkubuz ve Kıskanmak filmi. Hayatıma giren bu film ve kişi oldukça farklı hayranlık ve sorgulamalara neden oldu. Önceklikle Zeki hocadan bahsedeyim. Tanışmadan önce korkulası bir adam olarak tanıdığım birisiydi. Fakat bu düşünceyle ne kadar duvar koymaya çalışsamda duvarları yıkacak kadar mütevazi, içten ve adı gibi Zeki birisi. Öyleki kişiliği tanıdıkça yaptığı işin, yaptığımız işin önüne geçer oldu. Konuşurken sergilediği tavırdır, bir işe bakış açısıdır, hayata karşı duruşudur herşeyiyle beni benden alır hayranlığımı kazanır oldu. Bir insan toplantıya “Yaa nerden çıktı bu toplantı tam evde çamaşırları toplayıp mis gibi çamaşır kokusunu içime çekiyordum” diye başlarsa onu sevmemek, bu doğallığına ve içtenliğine kapılmamak olur mu?

Bilmeyenler için Zeki Demirkubuz filmleriyle(Kader, Masumiyet, Yazgı vb) sinema ve edebiyat dünyası tarafından çok beğenilen filmlere, senaryolara ve projelere imza atmış birisi. Filmleri satış kaygısı taşımadığı için işin ticari boyutundan çok kalitesiyle ilgilenmiş. Son filmi Kıskanmak içeriğide biz insanlara ait mutluluk arayışı (ve bulamayışı) üzerine kurulmuş, Nahit Sırrı Örik’in yazıldığı zamanın ötesinde bir derinliğe sahip ‘kötülük hikâyesi’nden oluşuyor. Öyleki yaptığı işler düzgün şekilde PR’ı yapılsaydı çok daha birer başyapıt özelliğini taşıyor, nitekim hak ettiği değeri görebilmesi için son filmi Kıskanmak için PR ve reklam planlamasınıda hakkıyla yapmaya çalışıyorum.


Bu filmin benim için anlamına gelince filmi izlemediğiniz için öyküsündeki bir sözden bahsedeyim. “Tanrı’nın onu çirkinliğin yazgısına boyun eğen olmaktan, güzelliğin kaderini çizen mertebesine yükseltmeye karar verdiğini o anda anlamıştır…” Bu sözün, filmdeki her cümlenin hatta her noktalama işaretinin benim için o kadar anlamı var ki… Bir insanı ne değiştirir? Bu değişimin farkında mıdır? Değişim olurken ne düşünüyordur? Değişen durumdan memnun mudur? Çirkinlik nedir? Ya da güzellik? İkisi yanyanayken durum nedir? Ne olmalıdır? İnsanı güzel ya da çirkin ne yapar? Kötülük nedir?

Kötülük-çirkinlik-güzelik arasındaki bağlam nedir? Hepsinin ortak noktası göreceli oluşlarıdır. Peki ya bana göre? Agresif, sabırsız ve doğruları olan bir insan olduğum ve doğrultuda net çizgiler çekerek bunları belli ettiğim bir gerçek. Güzel ve çirkin benim için çok nettir. Dolayısıyla kötülükte. Griden oldum olası hoşlanmamışımdır. Kafa karıştırmaya gerek yoktur, ya iyisindir, ya kötü… bu sana ve senin içinde olduğun duruma göre değişkendir. Film, kitabın hayranlarının bildiği gibi, Seniha’nın derinlerden gelen hırsı ve mutsuzluğunu çok güzel yansıtmaktadır. Hatta hala günüzmüde aşamadığımız çıkamamazlıkları ve bunların sonucu kıskandığımız güzellikleri ortadan kaldırmaya çalışarak kendi çirkinliğimizi gizlemeye çalışışımızı yansıtıyor.

Benim güzellik masumlukla ve doğallıkla eş değerdir. Hatta bunların ikisinin karışımıdır. Peki insane inanmak istediği şeye mi inanmalıdır yoksa gördüğüne mi? Çirkini güzel hayal edip onun güzelleştirmeye çalışması yanlış mıdır? En sonunda güzel diye gördüğü çirkinliğin içinde kayboluşu ders midir?

Estetik kaygıları olan bir insane olmuşumdur her zaman, word dosyasında bir yazı yazarken harf büyüklüklerinden, sola sıralı oluşuna kadar takan bir insanımdır. Fakat insane dair güzelliğin bu kadar görsel normları olması yerine daha gözle görünmez ama özle görünür şeyler olduğuna inanırım. O yüzden de bunca senedir estetiği asla gerekli görmeme rağmen karşı olmamışımdır. Fakat yaşadığım olaylara bakıyorum ki bütünü ele aldığımda küçük gibi görünen her detay aslında bütüne dair ip uçları vermekte ama benim g’öz’üm görmemek konusunda ısrar etmiş. Son dönemde sorgulayıp duyduğum ve inanmak istemediğim soru ise “İnsan şuurunu sevdiği, yeminler ettiği, en özel şeyleri paylaştığı, gözlerine bakarken gülen çocuklarını gördüğü kişiye karşı nasıl kötülüğe çalıştırmaya başlar?” sorunun cevabını bırakın ben böyle bir sorunun sorulmasını bile kabul etmek istemiyorum!

Kötülük üzerine düşünmeye başlıyorsun. Senin safça açtığın bahçelerindeki çiçeklerin bir bir soluşuna anlam veremiyor, üstündeki ayak izlerine inanamıyorsun. Senin zamanında öptüğün ayak izlerinin senin mezarına iz bırakmak istercesine basışına inanamıyorsun. Ve kendine yine soruyorsun… neden bu kötülük?

Anlam veremeyip , geçiştirmek için rasyonalize etmeye çalışıyor ve o insanın defalarca yaptırdığı estetiği, onun hayallerinin çirkinler üzerine kurulmuş güzel düşünceler olduğunu hatırlıyor ve çirkinliklerin, kötülüklerin yüzeye çıkışıyla yüzleşiyorsun.

Bir insanın anlık sinirin göz karartıp sana acı çektirmekle, kötülük yapmak arasındaki sırat köprüsü gibi görünen fakat kötülük söz konusu olduğunda o köprünün dipsiz sonunu gösteren kötülük arasındaki farkı görüyorsun. Kendini çok yakın zamanda suçladığın kötülük olarak gördüğün herşeyin onu kazanmak için olan çaresiz çırpınışlar olduğunu fark edip gereksiz kanat çırpınışına üzülüyor ve bu kanatlarla bir daha hiç uçmak istemiyorsun.

Seni öldürmeyen herşey güçlendiriyor… eğer güçlenmek darbe aldığın yerlerin nasır tutmasıyda evet oldukça güçleniyorsun!

Estetikten korkar oldum çünkü görüntüdeki güzelliğin içteki çirkinliği maskelediğini fark eder oldum. İnsanların ne kadar yalancı, plancı ve acımasız olabildiğini, yaşadığı, paylaştığı her anı harcayışını ve aklını kaybetmiş bir pittbull gibi saldırışını görür oldum. (Pittbull’u gerçekten ele alıcak olursak; o bile ona yemek veren, seven insana DNA’larındaki bozukluk nedeni olmasa asla kötülük yapmıyor) Ya insan’ın DNA’sında, varoluş nedenlerinde problem varsa?

O zaman benim sorduğum soruyu soruyu sorup (Ya g’öz’ümle yanlış gördüysem?) aldığınız her nefesi pişmanlığın tohumlarını yetiştirerek alıyorsunuz.

Ve fark ediyorsunuz ki görüntü temiz olup, bulaşık makinesinde 80 derecede duygularınızı yıkamak istesenizde geriye kalan tek şey sevginin dönüştüğü nefretin buruk kokusu oluyor.

Ve kabullenişi zor olsada kendini avutmak için insan yanlış g/öz’e kanılabilir diyorsun….

04:50 AM

Ne kadar sevmiştin onu değil mi? Yıl 2010 Sonbahar

// Eylül 10th, 2009 // 2 Yorum » // Kişisel, Psikoloji

Yazın son günleri ne ruhunun derinliklerine işleyen hüzünlü kışa ne biraz biraz umutlandığın ilkyaza ne de bütün bu yaşananlardan kaçıp gitme isteğine yenildiğin yaz ortasına benziyor. Benzersiz tadları var yazın sonunun. Öyle benzersiz ki, artık bazı günlerde (ilginç bir şekilde serin bir ağustos akşamında, sahilde kahverengi şişe efes’i yudumlarken, deniz kenarında yaptığın yürüyüşte, tembel tembel uzandığın yataktan ağacın dallarını izlerken) onu tuhaf bir şekilde birkaç haftadır (yoksa birkaç ay oldu mu?) anımsamadığını; anımsadığın anlarda da artık canının o kadar yanmadığını hissediyorsun. Bu hislerinde yazın güzel güneşli günlerinin, tatlı öğlen uykularının, keyifli akşamüstü sohbetlerinin, geceleri yudumladığın kaliteli şarapların payı ne kadar, bunu bilmiyorsun; zira o kadar da umrunda değil. Önemli olan kendini zaman zaman bunaltan sıcaklarda bile gayet iyi hissediyor olman, onu unutturuyor ya da aklına getirmemeye çalışırsın.

“hafıza bir bahçedir.” dediğini hatırlıyorsun Celal Salik’in milliyet’teki bir köşe yazısında. Bu sözü neredeyse on yıldır, ilk okuduğundan beri aklında tutuyorsun. Ve şimdi yaz biterken, bu söz üzerine düşünüp hafızanın ne kadar gizemli ve karmaşık yapıları olduğunu fark ediyorsun. sen tam da bunlar üzerine düşünürken, o akşam izlediğin filmde başroldeki sarışın erkek oyuncu “hafızanın kayıt değil yorum” olduğunu söylüyor. Bu sözlerden aldığın cesaretle hafızanın bahçelerine dalmaya ve o bahçelerde çırılçıplak özgürce koşturmaya başlıyorsun. derken, gözüne batan ayrıkotlarını temizlemeye, topraklarını çapalamaya, otların yerine güzel meyve ağaçları dikmeye karar veriyorsun.

sonrasında başlıca yaptığın üç tane şey var:

1. Onu unutmak: “yaz gelip geçecek zaten bitti sayılır ve ben unutacağım.” durmadan bu cümleyi tekrarlıyorsun: akşam yemeğinde masada, sabah kahvaltıdan sonra sigaranı kederle mi, sevinçle mi, yoksa alışkanlıkla mı içtiğine karar veremezken, çarşıya doğru yürüyüp taze meyvelerle geri dönerken, mayonu giyip tek başına denize gitmek için yola çıkarken…

Ne zaman sahile gitsen, hep çocukları kıskanıyorsun; benim niye böyle mutlu bir çocukluğum olmadı diye hayıflanıyorsun ama bilemiyorsun; ne de olsa hafıza dediğimiz tuhaf şey bir yorumdan ibaret. Ya sen gerçekten çocukken mutlu olduysan ama geçip giden yıllardan sonra aklında sadece mutsuz, keyifsiz anıların kaldıysa? Böyle düşününce moralin bozuluyor, yıllarca kendini boş yere üzdüğünü düşünüyorsun ve ilk defa kendini mutlu bir çocukluk (hatta mutlu bir hayat) yaşadığına ikna edebileceğine kalpten inanıyorsun. Kendini kandırmak o kadar da zor olmasa gerek? Zaten “yaz gelip geçecek ve ben unutacağım.” fazladan bir de çocukken mutlu olduğuma inanmışım, ne fark eder?

Tüm bunların yanında üstüne üstlük onu hatırlayınca canının o kadar yanmadığının farkına varman sana onu unutmak için büyük bir güç veriyor.

Ve bir sabah yataktan kalkar kalkmaz sigaraya sarılıyorsun, sarılmanla beraber onun bu hareketine her zaman kızdığı aklına geliyor. Ama bir şeyler eksik sanki, onun sana ne kadar çok kızdığını anımsıyorsun ama nasıl kızdığını, halini, tavrını, sesini, bakışını eksik hatırlıyorsun. Resmin tamamı canlanmıyor gözünün önünde; yarım yarım aklında kalmış.

Yaz gelip geçiyor ve sen yavaş ve acı çekerek de olsa unutuyorsun.

2. Sigarayı bırakmak: her ne kadar sigarayı bırakmak, “canının istediği kadar sigara içebildiğin güzel günleri özlemek” de olsa; elinden gelen fazla bir şey yok Artık ciğerlerinden gelen sesler seni rahatsız ediyor, ömrünün baharında bu dünyadan ayrılmayı göze alamıyor ve ileride sahip olacağın mutlu hayatı erkenden terk etmek istemiyorsun, üstelik düşlerinin beyazınıda önemsiyorsun. Tüm bu sebeplere içtenlikle inanarak ve bunları kağıda geçirip her gün kendi kendine tekrar ederek, sigaranın dayanılmaz cazibesine yenik düşmemek için kendini onun kötülüğüne, sahte dostluğuna ikna ederek, sahilde mutlulukla ve sigaranın zararlarını düşünmeden keyifle içen insanları (kimileri yaşıtın, en çok da onlar üzüyor seni) kıskanarak ve zorlama bir düşünceyle onlara acıyarak sigarayı bırakmaya çalışıyorsun.

Seni en çok zorlayan, sigarayı o an veya o gün için içmiyor olmak değil. Bir günlük veya bir anlık sigara içme isteklerine boyun eğmiyorsun, seni en çok zorlayan gelecekte kendini sigara içiyor olarak, charles bukowwki’yi kayıp kardeşin hayal etmen oluyor. İleri zaman geleceği düşünecek olsan, hayallerinde eline bir sigara tutuşturmuş oluyorsun: ailenle yediğin güzel bir akşam yemeği sonrası, işten güçten fırsat bulup da uzun uzun yaptığın pazar kahvaltısı sonrası, öğleüstü türk kahvesinin yanında, üzülünce, kederlenince, canın sıkılınca, onu hatırlayınca, hüzünlü bir şarkı çalınca…

Alışkanlıklar da zamana dayanamıyor ne var ki. Zaman hepsinden üstün çıkıyor ve içinde sigaraya dair ne varsa yavaş yavaş yıkıyıp temizliyor.

Yaz gelip geçiyor ve alışkanlıklarını unutmaya alışıyorsun.

3. Başka aşklara şans tanımak: hani o sevmeye uğraştığın o narin kız vardı ya, işte onu sebepsiz yere hatırlayıp duruyorsun. İkinize dair ortak hayaller kuruyorsun, hatta bazen onun yerine kararlar alıyorsun (“işine arkadaşın şirketinde başlar”), bunları uygulayınca nasıl da mutlu olacağını düşünüp seviniyorsun.

Bazen o kadar mutlu oluyorsun ki, sanki bir daha asla bu duyguyu kaybetmeyeceksin, bu duygu ölene kadar seninle kalacakmış gibi geliyor. Ama bazen de o aklına gelirse, aklın karışıyor, sanki bir seçim yapmak zorundaymışsın gibi hissediyor ve telaşlanıyorsun; ellerin bir sigara paketi arıyor, iradenle “içmeliyim” – “içmemeliyim” diye tartışıyorsun.

Bütün uğraşların; onu unutmak, sigarayı bırakmak ve bir başkasıyla mutluluk hayallerin içiçe geçiyor; hayatının renklerine, yaz güneşine, denizin tuzuna, dalga seslerine, güzel kızlara, güneş yağlarının kokusuna, sahilde oynayan çocukların mutluluklarına, ağustosböceklerinin seslerine karışıp gidiyor.

Ve bir gün sabaha kadar oturup güneş’in doğuşunu izledikten sonra, aydınlık ve masmavi gökyüzü seni mutlu ediyor; o gece sabaha kadar sanki ruhun arınmış gibi geliyor.

Sahilden gerisingeri yolu tutarken “başka aşklara şans tanımalı” diyorsun ve o sevmeye çalıştığın narin kız aklına düşüyor.“ güz ayrılık mevsimidir ama,” diye düşünüyorsun, “sanki bu sefer vuslat mevsimi olacak.”

Yaz, yerini yavaştan güze bırakırken artık geri dönmen gerektiğini ve her şeye yeniden başlayabileceğini iyimserlikle duyumsuyorsun.

Ne de olsa, her mevsim gibi yaz da gelip geçiyor ve yaralar iyileşiyor. İz’lerini ya da iz bırakanları önemsemiyor, o kazınmışlıkların yerine estetik yaptırmak istiyorsun.

01:47 AM

bir kutunun içine konmalı ve gönderilmeli

// Ağustos 9th, 2009 // 8 Yorum » // Kişisel, Psikoloji

kutukeren ann şarabımı yudumlardan çıktı karşıma
hiçbir yere gitmiyorum diyordu kadife sesiyle…
gözlerime hüznün çöktüğü bir başka gün,
gözlerime hüznün çöktüğü bir başka dört duvar…
içeride inançsızlık yalnızlığı…
bu dört duvarın içinde,
bu şehrin içinde…
atmosferin, inansızlığın içinde!

içime işleyen inançsızlığın, korku dolu yalnızlığı…
bir ruh hali formu kazanan, yapay bir yalnızlık…
açıklama getirilemeyen… açık edilemeyen…
özlem…

yalnızlıkla beslenen, garip bir özlem…
sevdiklerinle, çok sevdiklerinin ayrımı…
sevdiklerin, çok sevdiklerin ve aşık olduğunun ayrımı…
karmaşık bir yapı… sürekli düşünce hali…
pişmanlıklar, yıpranmalar, haklı oluşlar…
kayboluş belirtileri…

neden yalnız hissettiğini anlayamamak,
neden korku edindiğini hissedememek…
neden, sürekli nedenini araştırdığını sorgulamak,
ama hiçbir sonuca varamamak…
nedenini bilmeden, birşeyler yapma isteği…
nereye gideceğini düşünmeden, davranma isteği…
soru eklerinden sıkılmak…

soru işaretiyle biten cümlelerden nefret etmek…
sorgulamaktan, sorgulamaktan ve sorgulamaktan bıkkınlık…
istediğini bulmayı ummak yerine,
isteklerini azaltıp, bulduğunla yetinmek…
dünyadaki misafirlikte, umduğunu değil, bulduğunu tüketerek,
ev sahibine şirin görünme çabaları içinde tebessüm etmek…
tebessüm etmekten sıkılmak…
şuh kahkahaları özlemek…

tebessümün, hiçbir işe yaramadığını kavramak…
orta yerde, tebessümlerle iç içe olmaktan sıkılmak…
ya hıçkıra hıçkıra ağlamak, ya da çatlayana kadar gülmek…
ya avazın çıktığı kadar bağırmak, ya da avazın çıktığı kadar susmak…
düzen…

bir gün can sıkıp, bir gün tebessüm etmek değil…
tebessüm, iyi sayılacak birşey değil!
ya her gün canını sık,
ya da her gün güleç yüzünle, mutlu insanın nasıl olması gerektiğini öğret insanlara!
yaşadığım bir düzen değil…
bu bir düzensizlik…

bu; oluşumuna yıllar harcanan bünyenin, layık olduğu ruh hali değil…
niye böyleyim ben?
yine bir soru cümlesi,
yine nokta yerine soru işareti…
hem de bu kez, soru beni ilgilendiriyor, bana yöneltiliyor…
neden böyle olduğumu bilmiyorum…
ilacımın ne olduğunu kestirebiliyor, ama nasıl ulaşacağımıda bilmiyorum…
ama neden başka bir şeye gereksinim duyduğumu bilmiyorum…
böyle mi olmalı, onu da bilmiyorum…
bu iş böyle mi yürür, ondan da emin değilim…

bohem acılarımla, zaman öldürmeyi seviyorum diyebiliriz bu ruh haline…
gerçek sorunları, bohem diyerek küçümsediğimi ve görmezden geldiğimi düşünebiliriz…
ortada hiçbir sorun yokken, yapacak birşeyi olmadığı için, canını sıkıyor diyebiliriz…
ihtiyaçlarını göz ardı ettiğinden, şimdi göz ardı ettiklerinin birikiminde boğuluyor da diyebiliriz…
ya da hiçbir şey söylemeyiz, susarız…
susarız ve susuzluğumuzu giderebilecek hiçbirşeyi de bulamayız…
susarız… susarım, susmalıyım belki de…
susmalı ve hiçbirşey söylememeliyim…
belkide konuşmalı, haykırmalı…
ya da susmalı ve bu ruh hali geçene kadar, konuşmamalıyım…
belki de, -en azından bu seferliğine- değişken bir ruh haline sahip olabilmek adına, umutlar beslerim…
susarım… dudaklarımı dayayıp, kana kana su içebileceğim bir çeşme varlığını hissettirene kadar, susarım…
susarım… kana kana içmek adına susarım.

konuşmamı gönülden isteyen biri konuşmama ön ayak olana kadar, susarım…
ya da susmam, ama bilirim ki, susulması gereken zamanlarda, susmalı insan…
konuşmak istemediğinde, başını ıslattığı yastığa gömmeli ve uyumalı,
ya da boş gözlerle bakmalı etrafına…
ya da, yazısını artık sonlandırmalı… bir kutunun içine konmalı ve gönderilmeli,
uzun bir süre adresi belli olmadan ortadan kaybolmalı.

yok olmalı.