Başlığa göre Kişisel

Sıkıştırılmış hayatlar

// Ağustos 10th, 2010 // 3 Yorum » // Kişisel

doğrudan kana karışacaksak… gece yarısını çok ama çok geçe.. birkaç saatten beri yagmur yağmaktadır ve giderek daha az aracın geçtiği caddeye, sokak lambalarının altında süzülen yagmur, isiklari sonen binalarda hala uyumamis bir kac daireye  bakarak kirmizi sarap yudumlanır, digiturk’te somine esliginde rolling stones çalmaktadır. şarkı aralarındaki boşluklara şehrin sessizliği sızmaktadır. gece kente yagmur yağmaktadır, ışıkları sönmüş apartmanlar ıssız mezar taşları gibi uykudadır. uçları cicek acmaya başlamış ağaç dalları uykudadır. şarap şisesi, odadaki gölgeler, aşık olduğun kadın, kitaplar, sözcükler uykudadır. bütün şehir uykudadır. gökyüzünden boşalan yagmur tanelerinden birini bile kaçırmamak için sanki, hızla dolaptan yeni bir sise alırsın. soğuk pencere camlarına burnun değecek kadar yaklaşır, şehrin islak damlalarinin altında usulca çıkardığı mırıltıları, digiturk 411. kanalin dönen playlistinde çalan o eski şarkılar ve soğumaya yüz tutmuş kalorifer peteklerinin esrarengiz çıtırları eşliğinde dinlersin..

bazı şarkıların dinlemeden güzel olduğunu bilirsiniz, belki de hep onun için bekliyordunuz. kimi öyle bir an yaşarsınız ki, aslında uzun süredir o anın içinde olduğunuzu ama bunu yeni farkettiğinizi anlarsınız. kimi zaman bir metin okursunuz ve kendinizin yazdığına yemin edebileceğiniz sözcükler dokusu unuttuğunuz ama size siz kadar yakın birşeyleri anımsatır. aynı dili konuşan insanların birbirlerini kalabalıkların uğultusu içinde seçtiklerinde içlerinde hissettikleri sıcaklığı andıran bir duygu benimki. aynı şeyleri anlatma çabasının, camlardaki buğuda saklı hüznün, yemek ve rutubet kokan kasaba sokaklarının, yitip gidene uzatılan elin, gece karanlıklarının ve istasyon hüzünlerinin kırık hikayesi.

hayat sorular sormak ve yanıtlar aramaktan ibarettir bir anlamda. iyi-kötü üzerinde düşünmek, sözcükleri zorlamak, düşünceleri olabildiğince esnetmektir. bu anlamda soruları yanıtlamaktan daha önemli olan doğru soruları sormaktır. yanıtlar nasıl olsa kendiliğinden oluşacaktır.

eski bir rivayet dünyada daha önce hiç sorulmamış o sorunun ansızın gökyüzünde beliren ışıklar gibi akıllardan birine düştüğü taktirde bir daha hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını ve o gün yeni bir çağın başlayacağını söyler. bir başka rivayete göre ise o gün çoktan yaşanmıştır.

kaybedilen inanclar o soruyu aramaktadır. belki de çoktan bulunmuştur. biliyorum. romanlarin tamamini hic okumam fakat okudugum satır aralarında kalmış eski hikayeleri ve şiirleri bekliyorum.

‘yaşayarak kirletmeseler her şeyi..’

insan yaşlandıkça daha çok anlıyor galiba bunu. yaşlandıkça elimizdeki hayatı fazla değiştiremeyeceğimizin farkına varıyoruz. her geçen gün aslında şanslarımızı bir bir tüketiyoruz. o şehirdi, şu kadındı, a$ktı, çocukluktu, ayrılıktı, mutluluktu. bazen hasbelkader gidiyor hayatlarımız, kontrolün bizde olmadığını hissediyoruz. tahtadan eksilen satranç taşları gibi, alınıp bir kenara konuyor fırsatlar.

bense, bu duyguyu pek erken bir zamanda, lisedeyken hissediyordum. hayatım sanki platonik aşk ile öss arasına sıkışmış kalmış gibiydi. sıkıştığı kayaların arasından ne kalbimi, ne mutluluğu, ne huzuru, ne de umudu çıkaramamıştım. biliyorum, bunla gençliğin depresyon merakı diye dalga geçiliyor. belki de meraktan ben koymuştum o kayaları oraya; ama elimde değildi, devre bir yerlerde tıkanmıştı.

neyse ki zaman vardı. “dilerim güçlüdür zaman bu acıdan” diyor ya feridun düzağaç, aynı onun dediği gibi… zaman esti geçti yüzümden, sonra hislerimi ve gelecek umudumu avcuma bıraktı…

sonra tekrar başka nedenler buldum, hayatımı onların arasına sıkıştırdım. neyse ki, bu sefer doğru yerdeyim sanırım. sanırım.

Ayrılıyoruz…

// Temmuz 29th, 2010 // 3 Yorum » // Kişisel

Fark Yaratanlar

Beni acıtabilmek için önce nereye vuracağını çok iyi bilmelisin
Nereye vuracağını bilmek için beni çok iyi tanımalısın
Beni çok iyi tanıyabilmek için sevgilim olmalısın
Sevgilim olman için seni çok sevmeliyim
Yani?
Yani seni çok seversem; beni acıtabilirsin
Eeee?
Ne eee’si?…… Ayrılıyoruz…

Çizgileri taşırıyor olabilirim ama kesinlikle doğru renkleri kullanıyorum.

küçük’ten büyüyen mutluluklar

// Haziran 11th, 2010 // 5 Yorum » // Kişisel

hayal kurmak, hayallere inanmak, olursaları düşünmek.

bir yaz gecesi sessiz bu kumsalda oturup gökyüzünü izleyip hayallere dalmak.

yorgun gecenin sonunda sevgiliye sarııp uyumak.

metroya tam kapılar kapanırken binmek.

otobüste oturacak yer bulmak ve inene kadar kalkmamak.

annenin hiç sebep yokken gelip öpmesi.

araba kullanırken tam trafikten sıkılmış radyo kanallarını gezerken çok sevdiğiniz parçanın çalması.

arabadan elini dışarı çıkartıp rüzgarı hissetmek.

kar yagarken agzınızı açıp kar tanesi yakalamak.

küçücük bir bebegin gülümsemesi… parmagınızı sımsıkı tutması.

sizin için çok önemli olan kaybettiğinizi sandığınız bir eşyanızı bir süreden sonra tesadüfen alakasız bir yerde buluvermekç

ufak bi kelebeği uçarken seyretmek ya da uzun karınca yolunu takip yuvalarını bulup onları izlemekç

omzundaki muhabbet kuşunun gelip sana öpücük vermesi.

uzun bi süre sonra eve döndüğünüzde o akşam annenizin en sevdiğiniz yemeği pişirmiş olması

sabahları aşık olduğunuz birisi tarafından uyandırılmak, güne o güzel sesi duyup, gözü görüp başlamak.

kötü geçtiğini düşündüğün bir sınavdan kötü bi not almamak, kalmayı beklediğiniz bi dersten geçmek, sınıfta kimsenin cevap veremediği bi soruyu yanıtlamak.

kolayı dışarıda zannederken buzdolabından çıkması.

yaz ortasında buz gibi bir karpuz dilimi, yanında beyaz peynir.

vücudunuzdan su gibi terler boşalırken buz gibi bir havuza atlamak.

sabah uyandığınızda güneşin yüzünüze vurması.

yanında olmasalarsa ailenin olduğunu bilmek.

akşam iş dönüşü otobanda şans eseri trafik olmaması.

nokia’da yılan oynarken high score yapmak.

son saniyelerde vapura yetişmek… “dur kapatma” diyerek koşturarak vapura binmek.

hiç bilmediğin bir şehirde sabahlara kadar sokaklarda gözgöze dizdize çakır keyif dolaşmak, sahilde gün doğuşunu izlemek.

dişleri fırçaladıktan sonra diş üzerinde oluşan kayganlık hissi, arkasından içilen buz gibi su.

sevdiğin bir insanla mutfağa girip birlikte yemek yapmak, onu ellerinle beslemek.

yemek hazırlanırken ekmek banmak.

son paranı senden daha fazla ihtiyacı olan birisine vermek.

yeni yagmış kar üzerine ilk basan olmak, “kırttt, kırttt” seslerini duymak.

yatakta sevişmeden gözgöze geçen saatlerde yapılan sohbetler, arkasından sevişip sızmak.

yeni bir bilgi öğrenmek, yeni yerler keşfetmek.

kışın buz gibi  yataga giren sevgilinin ayaklarını ısıtmak.

kendi evinin olması, evini temizlemek, aldığın bitkilerin büyüdüğünü görmek, temizlik sonrası olan misss gibi kokuyu çekip bir sigara yakmak.

sevgiliye uzun süre sarılıp yanından ayrıldıktan bir süre sonra kokusunun üstünüze sindiğini farketmek.

çalışmadığınız için kalacağınız sınavda kopya çekip, yakalanmadan dersten geçmek.

sigaram bitti derken yeni bir paket bulmak.

gözleriyle gülümseyen birisiyle saatler geçirmek, yüzündeki aptal tebessümü geçirememek, utanmak.

gözlerin kapanırken flört edip msn başında sabahlamak, konuştukça yüzünde tebessümler oluşması.

sabah güneşi görüp, alarmı kapatıp uykuya daldım korkusuyla saate bakıp daha erken olduğunu öğrenip geri uykuya dalmak.

vapurda dışarı oturup rüzgarı hissederek vapurun arkasındaki dalgaları izlemek.

dişin arasına kaçan çekirdek kabuğunun çıktığı an.

başaramayacağın düşünülen birşeyleri başarmak.

film izlerken sevgilinin yorgunluktan kucağında uyuya kalması ya da kalmak.

boşboş oturup anlamsızca tv izlemek.

merdivenleri 3 er 5 er çıkmak.

yıkanmış çamaşırlardan yayılan yumuşatıcı kokusu.

1 tanede olsa güvendiğin bir insanın hayatında olması, inanmak, güvenmek, sevmek.

Tuncel Kurtiz – Tut Yüreğimden Ustam

// Nisan 16th, 2010 // 2 Yorum » // Güncel, Kişisel

‘Biz zengin olma tehlikesini atlattık, şimdi daha huzurlu yaşayabilirim.’ demiş insan.

O bir duygu adamı… o inandıklarının peşinden koşan, tutkularıyla yaşayan, dokunmasan da ellerinin sıcaklığı gözlerinden hissedilen koca bir yürek.

O koca bir çınar… O yüzündeki her çizgiye binlerce anlam yüklemiş bir sanatçı.

O… ağzından ne çıksa “babaaaa” diye ellerini öperek ağlayasım gelen tek adam.

Bu videoyu paylaş ki Tuncel Kurtiz gibi bir “Usta”yı geçte olsa yüreğinden yakalayabilelim…

Tut Yüreğimden Ustam şiirinin dizelerinin Tuncel Kurtiz‘in anlamlı sesinden nasıl hayat bulduğunu dinlemek için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz.

http://www.facebook.com/video/video.php?v=423821761288

Herkes izlemeli, dinlemeli, anlamalı.

Tut yüreğimden Ustam…

Ustam!
Aklım firarda.
Gözbebeklerimde müebbet hüzün,
Dilimde ay kesiği bir yara,
Düşüm kırık dökük,
Umudumun boynu bükük,
Bir öksüzün omuzlarında sükut.
Yüreğim sana emanet sıkı tut.
Tut ki; kancık pusulara düşmesin.
Bir hain kurşunu gelip deşmesin.

Ustam!
Ne zaman o senin bildiğin zaman,
Ne sevda gördüğün masallardaki.
Eskiden,
Halı tezgahında dokunurdu aşklar,
Nakış nakış, körpe kız ellerinde.
Mendillere yazılırdı isimler,
Yüreklere kazılırdı gizlice.
Sevdalılar asil ve de yürekli
Sevdalar, kavgalar iki kişilik.
Oysa şimdi;
Çorak gönüllere ekiliyor sevdalar seher vakitlerinde.
Meşru sevdalardan,
Gayrı meşru acılar doğuyor kundaklara,
Günahkar gecelerden.

Beni herkes sevdaya asi sanır,
Oysa aşk, beni nerde görse tanır,
Hasret tanır,
Zulüm tanır,
Ölüm tanır,
Yüzüm yüzümden utanır.

Yorgunum ustam;
Ne katıksız somun isterim senden,
Ne bir tas su,
Ne taş yastıkta bir gece uykusu.
Var gücünle asıl sükunetime,
Çığlığım kopsun,
Uzat ellerini güneşe dokun,
Uyandır uykusundan,
Tut yüreğimden ustam tut,
Tut beni, sür güne…

Serkan Uçar

Kuyumcuyu bulmak

// Nisan 2nd, 2010 // 3 Yorum » // Kişisel

Babam ara sıra hoşuna giden içerikleri mutlaka banada e-posta olarak iletir. Bugünde yine böyle günlerden birisiydi ve anlattıkları hoşuma gitti.

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister.

Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der,”Bunu al, önüne gelen esnafa göster,kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.

İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar.
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm.  Bizim çocuk oynasın” der.

İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği  nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur.Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.”

En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden  buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.”

Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: “Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini  istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.

Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır.

Bilge sorar:
“Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?”

Öğrenci:
“Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir.

Bilge: “Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.”

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…